1940’larda iki psikolog tarafından gerçekleştirilen rahatsız edici bir deneyden söz edilir (Kuhn, 1962). Katılımcılara teker teker oyun kartları gösterilir ve bunları adlandırılmaları istenir. Tabii bir hile vardır: az sayıda kart anormaldir. Örneğin, kırmızı bir maça altılısı ya da siyah bir kupa kızı vardır.

Kartlar hızla gösterilir ve katılımcılar kendilerinden emin ilerlemektedir. Bundan daha basit bir şey olamaz, düşüncesindedirler. Anormallikleri hiç görmezler. Kendilerine, kırmızı maça altılısı gösterildiğinde buna ya “kupa altılısı” ya da “maça altılısı” derler. Ama kartlara daha uzun bakmalarına izin verildiğinde, tereddüt etmeye başlarlar. Bir sorun olduğunu fark ederler, ama bunun ne olduğundan tam olarak emin olmazlar. Katılımcılardan, yalnızca biri garip bir şey gördüğünü, örneğin siyah bir kupanın etrafında kırmızı kenar süsü olduğunu söyler.
Ancak, test daha da yavaş yapıldığında, katılımcıların çoğu durumu fark eder. Hileli kartları görürler ve oyunu hatasız oynayabilmek için gerekli zihinsel sıçrama gerçekleşir. Ama herkes bunu başaramaz. Bazıları, huzurları kaçacak derecede kafa karışıklığı yaşar. Birinin, “Bu her neyse tam olarak çıkartamamışım.” dediği söylenir. “O anda bu sanki bir oyun kartı değildi. Şimdi ne renk olduğunu, hatta maça mı yoksa kupa mı olduğunu hatırlamıyorum. Hatta, artık maçanın nasıl olduğundan da emin değilim. Aman Tanrım!”
Doğada olup bitenlere, kararsız bakışlarla hızla göz atan profesyonel bilim insanları da; herhangi bir aykırılıkla karşılaştıklarında, bu deneklerden daha az endişe ve kafa karışıklığı yaşamazlar. En önemli bilimsel ilerlemeler de, işte bu aykırılıklar bilim insanlarının bakış açısını değiştirdiği zaman gerçekleşir.